Felsefenin, düşünmeyi öğrenmenin temel taşı olarak her yaş seviyesindeki eğitim müfredatında yer alması gerektiğine inanıyorum. Benim felsefe ile tanışmam ise oldukça "ilginç" ve bir o kadar da talihsiz bir lise anısına dayanıyor...
Lisedeyken Mantık ve Felsefe dersimize, yüzünde en ufak bir ifade taşımayan, adeta mekanik bir tavırla ders işleyen bir hocamız girerdi. Her ders numara sırasına göre iki kişi kalkar, o günkü konuyu kitaptan okur ve otururdu. Dersler son derece monoton geçerdi. Ancak ben, dersin içeriğini çok merak ettiğim için bu süreci nasıl daha keyifli hale getirebiliriz diye düşündüm ve o günkü heyecanımla sıra arkadaşım Murat’ı ikna ettim. Kitaptan dümdüz okumayacak; konuyu bölüşecek, biraz o biraz ben olacak şekilde anlatacaktık.
Büyük bir hevesle hazırlandık ve tahtaya kalkıp sunumumuzu yaptık. Bitirdiğimizde hocamızın reaksiyonu ise tam bir hayal kırıklığıydı: "Böyle spiker gibi bir o, bir bu anlatmayın; biri kalksın yarısını, diğeri kalanını anlatsın." Oysa sınıfta kimsenin bir şey anlattığı yoktu, herkes sadece o an ilk kez gördüğü metni kitaptan okuyordu. Bu tepki üzerine felsefeden buz gibi soğudum. Öyle ki, yurttan en yakın arkadaşım Özlem üniversitede sürekli seçmeli felsefe dersleri alırken, ben "Sözel bilimlere ısınamadım" diyerek felsefeye hep mesafeli durdum.
Yıllar sonra bu mesafe, eşimin okuduğu kitaplar ve benimle paylaştığı düşünceler sayesinde kırılmaya başladı. Merakım yeniden canlanınca, kendimi İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi (AUZEF) Felsefe Lisans Programı'nda buldum.
Dürüst olmam gerekirse, eğitim süreci beklentilerimin oldukça altındaydı. Yazım hatalarıyla dolu slaytları ekrandan monoton bir sesle okuyan videolar ve dört yıl boyunca tek bir kez bile yüz yüze ders yapılmaması, beni defalarca okulu bırakma noktasına getirdi. Hatta bir gün, öğrencisi olduğum üniversitenin kapısından içeri girmek istediğimde, "açık öğretim öğrencisi" olduğum gerekçesiyle içeri alınmamam yaşadığım en garip tecrübelerden biriydi.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen dört yılı sabırla tamamladım. Beni motive eden en büyük etken; disiplinli bir çerçeve dahilinde ilerleme isteğim ve merak ettiğim konulara zaten farklı kaynaklardan derinlemesine ulaşabileceğimi bilmemdi. Pişman değilim; ancak bugünün dünyasında, felsefe gibi derin bir alanın çok daha kaliteli bir eğitim içeriği ve sunumu hak ettiğine inanıyorum. Benim için felsefe artık bir diploma değil; hayatı, insanı ve etik değerleri sorguladığım bitmeyen bir yolculuk.
Felsefe sayfama, kitabımda da altını çizdiğim John Lennon'un düşündürücü sözüyle başlamamın sebebi tam da bu.
İlham Aldıklarım ve Felsefi Mizah
Felsefe yolculuğumda bana eşlik eden, ufkumu açan içerikleri ve isimleri takip etmeyi de çok önemsiyorum. Sosyal medyada felsefeyi toplumla buluşturan Huzursuz Beyin platformunu ilgiyle izliyor, Pelin Dilara Çolak'ın derinlikli paylaşımlarını büyük bir keyifle takip ediyorum.
Felsefenin o ciddi yüzünün yanındaki zekice kurgulanmış mizah da her zaman ilgimi çekmiştir. Felsefi espriler ve fıkralar, aslında en karmaşık düşünceleri bile bir gülümsemeyle özetleyebiliyor. Bu konuda daha önce okuduğum ve çok sevdiğim bir iki kitabım vardı; şimdi kütüphanemi karıştırıp onları bulma ve en sevdiğim kısımları sizlerle paylaşma zamanı...
Sizin için seçtiğim felsefi fıkralar ve küçük tebessümler çok yakında burada olacak; lütfen bekleyin...
Evet söz verdiğim gibi şimdi "Felsefeyi Mizah Yoluyla Anlamak" için, "PLATON BİR GÜN BARA GİRER..." isimli kitaptan beni gülümseten, düşündüren fıkraları paylaşma zamanı ⏰
Dil Felsefesi
Yeni evli genç çift, yeni dairelerine taşınırlar ve salonlarındaki duvar kâğıdını değiştirmeye karar verirler. Salonu aynı büyüklükte olan komşularına başvururlar.
"Hanımefendi, acaba salonunuzu kaplatmak için kaç top duvar kâğıdı almıştınız?"
"Yedi."
Bunun üzerine genç çift, en pahalısından yedi top duvar kâğıdı satın alır ve kaplama işine girişir. Ancak salonun duvarları dördüncü top bittiğinde tamamen kaplanır. Sinirlenen genç karı-koca derhal komşularının kapısını çalar:
"Dediğinizi yaptık ama üç top arttı!"
"Ha," der komşu, "size de aynısı oldu demek." 😂
Bulanıklık Felsefesi
Doğa Tarihi Müzesi’ni gezen birkaç turist hayranlıkla dinozor kemiklerine bakmaktadır. İçlerinden birisi, müze bekçisine döner: “Kaç yaşında bu kemikler acaba?”
“Üç milyon dört yıl, altı ay.”
“Müthiş,” der turist. “Nasıl böyle tamı tamına bilebiliyorsunuz?”
“Eh,” der bekçi, “ben işe dört yıl altı ay önce başladığımda bu kemikler üç milyon yaşındaydı.” 😄
Toplum ve Siyaset Felsefesi
Bir kadın, bir adama, kendisine domuz dediği için hakaret davası açmıştır. Adam suçlu bulunur ve tazminat ödemeye mahkûm edilir. Dava bitiminde adam yargıca, "Yani ben artık Bayan Harding'e domuz diyemeyecek miyim?" diye sorar.
"Öyle," der yargıç.
"Peki, bir domuza Bayan Harding diyebilir miyim?"
"Tabii," der yargıç, "herhangi bir domuza Bayan Harding diyebilirsiniz."
Adam bunun üzerine Bayan Harding'e bakar, "İyi günler dilerim, Bayan Harding," der. 🤣
-------------------------------------------------------------------------------
Adamın birisi kumarda 100.000 dolar kazanır ve kimsenin bilmesini istemediğinden, tutup parayı bahçesine gömer. Ertesi sabah kalkar, parasını gömdüğü yere gider ve koca bir delikle karşılaşır. Delikten komşusunun evine giden ayak izlerini görür. Komşusu sağır ve dilsiz olduğu ve sadece işaret diliyle iletişim kurabildiği için sokağın diğer ucunda oturan profesörden yardım ister. Tabancasını alır ve profesörle birlikte sağır-dilsiz komşunun kapısına dayanırlar. Komşu kapıyı açtığı anda adam tabancasını çeker ve profesöre, "Söyle şuna, paramı geri vermezse vuracağım!" der.
Profesör söyleneni işaret diliyle aktarır. Komşuysa korkar ve yine işaret diliyle parayı kendi bahçesindeki kiraz ağacının dibine gömdüğünü söyler.
Profesör adama döner, "Söylemiyor," der, "ölürüm daha iyi, diyor." 😅
-------------------------------------------------------------
Muhabir: Kısa sürede muazzam bir servet kazandınız. Nasıl?
Milyoner: Tüm paramı posta güvercini işinden kazandım.
Muhabir: Öyle mi? Müthiş doğrusu. Kaç güvercin sattınız acaba?
Milyoner: Sadece bir tane. Her seferinde geri geldi. 😆
-------------------------------------------------------------
Adam, yaşlı çiftçinin eşeğini 100 dolara alır. Çiftçi eşeği bir gün sonra teslim edeceğini söyler. Ertesi gün çiftçi adamın evine gelir, “Üzgünüm,” der, “haberler kötü. Eşek maalesef sizlere ömür.”
Adam kamyonetin arkasına bakar, “E, iyi,” der, “paramı geri ver o zaman.”
“Veremem,” der çiftçi. “Harcadım bile.”
“Hım. O halde eşeği indir.”
“Ne yapacaksın ölü eşeği?”
“Piyangoda satacağım.”
“Piyangoyla ölmüş eşek mi satacaksın yani? Mümkün değil.”
“Elbette mümkün. Öldüğünü söylemeyeceğim.”
Aradan bir ay geçer, çiftçi yolda adama rastlar. “E,” der, “ne yaptın bizim ölü eşeği?”
“Dedim ya, piyangoyla sattım. İki dolardan beş yüz bilet sattım ve toplamda 898 dolar kâr ettim.”
“Kimse şikâyet etmedi mi yani?”
“Sadece kazanan etti. Ona da parasını iade ettim.” 🤣🤣
--------------------------------------------------------------
Ünlü bir sanat eserleri koleksiyoncusu, bir gün sokakta yürürken bir dükkanın önünde, bir tastan süt içen bir kedi görür. Bir anda gözleri fal taşı gibi açılır: tasın çok değerli olduğunu bir bakışta anlamıştır. Derhal dükkana girer ve dükkan sahibine kediyi iki dolara satın almak istediğini söyler.
Dükkan sahibi, “Kusura bakmayın,” der, “kedi satılık değil.”
“Ama lütfen,” der koleksiyoncu, “evime fareler dadandı. Tamam, yirmi dolar vereyim.”
“Peki,” der dükkan sahibi, çıkar, kediyi kucağına alıp koleksiyoncuya uzatır, “buyurun.”
“Şey,” der koleksiyoncu, “yirmi dolar vermişken, acaba diyorum, tasını da alabilir miyim? Hani hayvancağız sütünü bundan içmeye alışmıştır diye...”
“Valla kusura bakmayın beyefendi,” der dükkan sahibi. “O tas bana uğurlu geliyor. Sayesinde bu hafta otuz sekiz sokak kedisi sattım.” 😂